Ana içeriğe atla

CAN SIKINTISI VE ISTIRAP: GURBETTE DÜŞÜNCELER


     

            İnsan delirtecek düzeyde bir keder ile ayaklarını yerden kesecek mutluluk arasında bir sarkaç gibi giden duyguların çorbasında bir varlıktır. Ne hissettiğini bile çoğu zaman tarif edemeyecektir, etrafındaki dünyada olup biten bu his fırtınası içinde ruhunda bir sentez gerçekleşecek ve ona düşen payı deneyimleyecektir insan. Kaderin oyuncağıdır insan demek istemiyorum elbette fakat belirsizlik silsilesinde o kadar öngörülemeyen var ki kafanı çevirdiğin her yerde koca bir X görmemek imkansız resmen. Bir diğer sarkaç da can sıkıntısı ve acizliktir. İnsanın hayatı bu iki uç arasında seyreder. Hem rahat batan hem de acıdan nefret eden biz garip varlıklar mevcut olduğumuz her hale bir kulp bulan ve asla tatmin olmayan yaratıklarız. En sevdiğimiz şeyleri dahi tekrar tekrar yemekten usanırız. Ruhumuz yeniliği, bir bebeğin sütü arzulaması gibi arzular. Fakat o yenilik de kısa bir süre sonra eskimeye başladığında beynimiz bizi yeniden o duygu fırtınalarına sürüklemek ister ve işte yine bir döngü başlar. Bu böyle olmak zorundaydı bir yerde,  zira Ortadoğu Afrika ile Batı Etiyopya arasından çıkmış ve birkaç binden ibaret sayıda olan atalarımız havanın kokusunu beğenmediğinde, aynı meyveleri yemekten sıkıldığında, hava geçen seneye göre daha sıcak veya daha soğuk geldiğinde bulundukları konumu değiştirmeseydi şu an 7 kıtada en sıcak iklimden tutun da en soğuğuna kadar bu kadar geniş bir coğrafyada yaşayabilen varlıklar olmazdık. Gelgelelim bu sıkkınlık, bıkkınlık, kaderin elinde oyuncak gibi hissetme, sürekli araştırma ve daha iyisine ulaşma arzusu insanı yiyip tüketen bir arzudur.  Öyle oyunlar üretmiş, öyle eğlenceler türetmişiz ki kendimizi meşguliyetin en diplerine kadar atıp bu ruhun ve beynin duygu fırtınalarından, sıkkınlık ve bıkkınlık denizinde çırpınmalarından kendimizi kurtarmak için koskoca medeniyetler, kültürler, eserler üretmişiz. Fakat dönüp dolaşıp gecenin sessizliğine kulak verdiğimizde, yeteri kadar uzun süre karanlık gökyüzünde yıldızları seyrettiğimizde, bir ağacın yapraklarının ahenkle yele kendini bırakışını gördüğümüzde içinde doğduğumuz ve içinde öleceğimiz bu duygu fırtınası bizi yeniden karanlığına hapseder. Öyle ki insan Schopenhauer’in de dediği gibi sıkkınlık ve sefalet arasında bir sarkaç gibi gider gelir. Peki bunu aşmanın bir yolu var mı? Daha doğrusu insan bu durumu aşmalı mı? Bütün zarifliği ve latifliğinin yanında hayvanlığını da içinde taşıyan insan, kurduğu her medeniyeti, ürettiği her düşünceyi içinde yatan o ilkel hayvanın üzerine bina etmiştir. O ilkel hayvandır ki bizi hayatta tutar, acıktık mı salyalar akıtır ağzımızdan, sevdiğimiz kadını gördüğümüzde kalbimizin çarpmasına neden olur, güldürür ve ağlatır. O ilkel hayvandır ki korktuğumuzda, endişe ettiğimizde kaldırılamayacak ağırlıkların altına girmemizi sağlar. Biz bu hayvana çok şey borçluyuz, ondan çok şey öğrendik ama öğrenebileceklerimizin yanında kıyaslarsak belki de hiçbir şey öğrenmedik. Gelgelelim bir de bizim insani, deruni, bizi zarif ve ahlak sahibi kılan akıttığımız salyayı silen, kalkan yerlerimizi indirten, gülen yüzümüze kederin gölgesini düşüren ve her iyi olsun kötü olsun her ama her şeyin elbet biteceğini hatırlatan, işte o medeniyetler kuran, kültürler yaratan, diller geliştiren, tarih yazan, bilimsel keşifler yapan o yanımıza… Biz şu sefil dünyada öleceğini bilen, idrak eden ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamayı seçen tek canlı türüyüz. Bu durum içinde hem hayvanı hem meleği taşıyan insanın duygu girdabına yakalanmamasının imkansızlığını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Varlığını sürdürmesini sıkılmasına, bıkmasına, kaderin önünde bir oyuncak olmasına bağlı olan türümüz tüm kibri, egosu, gücü ve haşmetiyle bir ekranın önünde saatlerini öldürecek kadar düştüyse, eğlenmek ve o derin fırtınanın keşmekeşinden kaçmak için acınası yollara başvuruyorsa bu içimizdeki hayvanın ne kadar güçlü olduğunu ve ne kadar da korku içinde olduğunu gösteren bir durumdur. Gerçi nasıl korkmasın ki insan bir düşünsenize, küçük bir bahçenin içinde ne olduğunu bilmediği ağaçların arasında gidip tek yasak olanı yemek gibi bir arzu kontrol problemi nasıl olur da bu canlıyı hayatta tutacak en temel itkiyi oluşturur bunu düşünmek bile yeter esasında. Sıkıntı ve sefalet tarihte insanların ezici çoğunluğu bu boğucu ve kaçınılmaz sarkacın sefalet kısmında olmuştur. Gerçi sefalet içinde sürünen insanlar da sefaletleri içinde rutin eziyetlerin getirmiş olduğu sıkkınlık duygusu tatmış olabilirler. Fakat zaten sefalet içinde olan bedenini bir de tadabileceği acının bir üst limiti olmayan ruhun belirsizlik duygusuyla artırmaya niyetleri olmadığından kendilerini oyalayabilecekleri en vasat şeylerle ve yollarla oyalamışlardır. Okey atmak deyin siz, dedikodu yapmak diyeyim ben. Hatta bazen kütüphaneler dolusu okumak, aynen öyle kütüphaneler dolusu okumak da aynı amaca hizmet eden, ruhun acısını dindirmek ve sıkılma denen o boğucu hissin kıskacından sefalet içindeki bedeni kurtarmak için başvurulan bir yöntem olabilir. Ne şekilde olursa olsun insanın içine düştüğü bu korkunç durumun tedavisi hastalığın kendisi olduğundan bunu yaşamın sıcaklığını iliklerinde hisseden hiçbir varlığın aşabilmesi mümkün değildir. Maalesef ki ölülerden de haber alamıyoruz. Peki bu sıkkınlık, bıkkınlık, yorulmuş ruhun kendini evrenin fırtınalarına, yıldızların soğuk titreşen ışığına bırakmasını sağlayan can sıkıntısı nedir? Bizim beynimizin o akıl almaz derecede karmaşık devrelerinde bir yerde aynı rutinleri tekrarlamayı, aynı kişilerle sohbet etmeyi, aynı dizilerin oyuncularını seyretmeyi, evine hep aynı yolu kullanarak dönmeyi seven o hayvana ne oluyor da kendini uzaya fırlatmak istiyor bazen. Kaçıp kimsenin bilmediği bir deliğe saklanmak istiyor.

Bu sorulara bir sürü cevap verilebilir, verildi de fakat benim işim cevaplarla değil çünkü cevaplar sefalet ve can sıkıntısı sarkacının iki ucunda da asılı duran birer hiledir. Cevaplar tamamen öngörülmemesi gereken ve öngörülemeyecek de olan bu evrenin hile kodlarıdır. Asıl doğru soruları sormayı bilmek bizi sarkacın döngüsünden kurtaracaktır ve tıpkı bir çocuğun hayran bakışlarının tatlılığı gibi her gün doğan güneşe şaşkınlıkla olması gereken buymuş gibi değil de neden her gün olmaya devam ediyor bu diyerek bakmaktır. Ama yeterince boş konuşmuşsun azıcık da cevaplar olsun şu yazıda diyecek olursanız sarkaçtan insanı kurtaran şey sürekli anlam dolu bir işle meşgul olmaktır. Başka türlü bu ruhu ve sefil bedeni acı ve can sıkıntısından aynı anda, tek seferde kurtarmak mümkün değildir.

İçinde meleği ve hayvanı taşıyan insan… Kaderin oyuncağı insan, belirsizlikle dans eden, azıcık bilgisiyle her şeyi yönetmeye kalkan insan… Üflesen uçacak gibi bütün medeniyeti ama bak sen şu sefil yaratığa denizlerin dibini araştırıyor, diğer gezegenlere uydu gönderiyor, kendi kendine düşünen zekalar tasarlıyor, genlerin kodlamasını değiştiriyor… Bak sen şu bücür maymuna ama bunu yapan sefil yaratık engel de olamıyor kendine ve hapsediyor o muhteşem şeylere gebe beynini anıran sosyal medya fenomenlerinin boş laflarına. Sefil insan, zayıf insan, içinde evreni ve fırtınaları taşıyan insan, canı sıkılan insan, kaderin oyuncağı olmuş insan, ah insan vah insan…

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İÇİM(İZ)DEKİ CANAVAR

                               Bazen ruhum uzaklara dalar ve kendi etimden kemiğimden uzaklaşırım. Kendi içimde bir başka benlik varmış gibi his oluşur yüreğimin derinliklerinde. O diğer biri sanki galaksinin öteki ucundan boşluğa bakmakta ve keskin gözleri bütün o kaosun ve sonsuz boşluğun içinde beni görmektedir. Ben de başımı kaldırıp o boşluğa baktığımda boşluğun bana olan bakışlarını fark ederim. Biraz daha dikkatimi topladıkça o baktığım boşluğun ve öbür adamın da ben olduğumu, hepsinin kendi ruhumun mabedinde yeşeren kapkara çiçekler olduğunu fark ederim. O diğer ben daha karanlık ve daha derin gelir. Öyle derinlerde öyle karanlıklar içinde saklanmış ki Jung gelse Freud dirilse çıkartamaz gibi onu saklandığı dehlizlerden. Bazen de bu derin boşluk önce belirsizleşmeye sonra ise gözlerimin önünde bir sis perdesine dönüşmeye başlar. Bu sis perdesinden ışık hüzmeleri sızar, o küçük ışık zer...

RİTÜEL SAMİMİYETİN KATİLİDİR

                                                     Molek'e çocuk kurban etme denilen ritüeli resmeden bir görsel                                                           Bir tatlı sözle gözden göze kalpten kalbe gidecek cümleler cümbüşlere kurban ediliyor. Kimsenin görmediği yerde kelimelerden çok gönülle edilecek dualar, sesiyle başkasını susturmak için haykıran gösterişçilerin "amin" sesleriyle eriyor. Sadece düştüğü yeri yakacak olan ateşe elini uzatıp dostunun acısını paylaşmaya değil sadece lokma yemeye gelen "kötü gün dostları" acıları katmerlendiriyor. Bütün güzel ve iyi olan şeyler yalnızlığın tatlı sıcaklığında ve kalabalık sürülerin uzağında çıkıyorken sefil insanlık ritüeller ile neşesine...

GÜZELLİĞİN BİYOLOJİSİ

                                                                       Monica Bellucci                     Bir grup insanın kendi aralarında bir kişiyi güzel bulup bulmadığı hususunda konuşmasını eminim hepiniz duymuşsunuzdur. Kimileri konusu edilen kişiyi güzel bulurken kimisi onu o kadar da etkileyici bulmadığını ifade etmektedir. Yine hayatta birtakım insanların nedenini bilemediğiniz sebeplerden aynı suçlar için daha az ceza aldığını, onlara daha az kızıldığını veya diğer insanların onlara daha kibar ve sevecen davrandığını da fark etmişsinizdir. Tüm bunları size aklınızda şu soruyu oluşturmak için anlatıyorum. Gerçekten objektif ve evrensel bir güzellik algısı var mıdır yoksa güzellik tamamıyla bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye hatta kişiden kişiy...