Bazen ruhum uzaklara dalar ve kendi etimden kemiğimden uzaklaşırım. Kendi içimde bir başka benlik varmış gibi his oluşur yüreğimin derinliklerinde. O diğer biri sanki galaksinin öteki ucundan boşluğa bakmakta ve keskin gözleri bütün o kaosun ve sonsuz boşluğun içinde beni görmektedir. Ben de başımı kaldırıp o boşluğa baktığımda boşluğun bana olan bakışlarını fark ederim. Biraz daha dikkatimi topladıkça o baktığım boşluğun ve öbür adamın da ben olduğumu, hepsinin kendi ruhumun mabedinde yeşeren kapkara çiçekler olduğunu fark ederim. O diğer ben daha karanlık ve daha derin gelir. Öyle derinlerde öyle karanlıklar içinde saklanmış ki Jung gelse Freud dirilse çıkartamaz gibi onu saklandığı dehlizlerden. Bazen de bu derin boşluk önce belirsizleşmeye sonra ise gözlerimin önünde bir sis perdesine dönüşmeye başlar. Bu sis perdesinden ışık hüzmeleri sızar, o küçük ışık zerrecikleri dahi gözlerimi yakmaya, beynimi boğmaya çalışır fakat yeteri kadar sabredip ışığın parıltısına gözlerim alıştığında kendimi bambaşka diyarlarda, rüyadaymışçasına canlı ve gerçekçi sahnelerde bulurum. Varlığım silikleşir ve sanki başka bir kimsenin bedeninde tekrar dirilmişim gibi bir deneyim yaşarım. Kimisinde kabilemle ava çıkmış bir ilkel insan, kimisinde üzerine giydiği ağır zırhlardan burun delikleri bile görünmeyen bir şövalye, kiminde de sırtından kırbacı eksik edilmeyen büyük ve haşmetli kralların şanı için yapılan eserlerin inşasında çalıştırılan zavallı bir köle olarak ete kemiğe bürünür ruhum. Hepsinde ortak olarak hissettiğim ise o insanın içini bir garip eden tüyleri diken diken eden yabancılaşma hissidir. O yabancılaşma hissi öyle derin ve öyle içine hapsedicidir ki milyonların önünde konuşma yapan bir konuşmacı da olsan dünyaca ünlü bir şarkıcı da seni yapayalnız ve çaresiz hissettirir. Hep garip yerlerde ve zamanlarda bu hülyalardan uyanır ve çevreme bakınırım. Bazen yatağımda tavana bakarken dalarım, bazen de bir tramvay yolculuğu sırasında. Aslında nerede olduğumun veya bulunduğum yerdeki kalabalık, gürültü durumunun hiçbir önemi yoktur. Geçenlerde uyku tutmayan günlerden birinde hava almak için evimin balkonuna çıktığım o gün sokaktan tek tük geçen araçları seyre dalmışken yine o uzaklardaki adamın bana baktığını hissettim. Uzay boşluğunda kartal gibi gözlerini üzerime dikmişti. Ruhumu delip geçercesine bakıyor ve kalbimin derinliklerindeki karanlık yuvasına yerleşmeye çalışıyor gibiydi. Midem bulandı önce, istemsiz bir öğürme isteği geldi. Zamanla bu hisse alıştım ve başımı kaldırıp göğe çevirdim. Ben de onun yüreğindeki karanlıktaki yuvama göz dikmiştim. Artık bu bir düelloydu ve karşımdaki ne kadar canavar olursa olsun kaybetmeye hiç niyetim yoktu. Sanıyorum ki onun için de aynısı geçerliydi. Bu bakışmalar neticesinde gözümün önünde aynı belirsizlik ve ışık hüzmeleri oluştu ve gözlerim kör olmuş gibi hiçbir şey anlamadan ve algılayamadan karanlığa bir süre öylece bakındım. Daha sonra gözlerim yavaş yavaş tekrar görmeye başladı. O zaman günümüzden yüzlerce hatta binlerce yıl öncesinde bir sahnede olduğumu fark ettim. Önümde on adam toplanmış konuşuyordu, ben on birincileriydim. Kendi aralarında bir şeyler tartışıyordu bu on adam ve anlaşılan o ki ben de bu grubun bir parçası olarak fikri sorulan bir kişiydim. Giyim kuşamları bedeviyi andıran bu adamları dikkatlice incelediğimde bunların Yahudi kimseler olduğunu fark ettim. Aralarındaki konuşmalar şöyleydi:
-Yakov, dış surdaki adamlarım daha fazla dayanamaz, Roma çok
güçlü. Şehirde kışı geçirecek kadar erzağımız yok, artık teslim olalım bu
savaşın kazanılabilecek bir tarafı yok.
- Eliyah korku bu kadar mı yüreğini ele geçirdi senin kadim
dostum. Bu saatten sonra ya şerefimizle ve Haşem’İn izniyle kazanırız ya da
şerefimizle kaybederiz fakat asla o putperest Romalılara teslim olmayız.
- Eber haklı Eliyah. Romalıların diğer ele geçirdikleri
Yahudiye bölgesindeki halkımıza neler yaptıklarını sen de benim kadar iyi
biliyorsun. Biz burada atamız Kral Davut’tan bugüne halkımızı korumuş ve
tarihimizde büyük bir yer tutan Masada Kalesi’nde olmamız sayesinde bu zamana
kadar kurtulabildik fakat yanımızda kadınlarımız ve çocuklarımız var. Onların
köle olup satılmasını, namuslarına göz dikildiğini göreceğime ölürüm daha iyi.
Umuyorum ki Rab bize bir çıkar yol gösterecektir.
-O Sanhedrin’deki köpeği nasıl kestiysek bu Romalıları da öyle
doğrayacağız. Bu putperestler bizim toprağımızda yer edinemeyecek ve hepsi son
askerine kadar topraklarımızdan defolana kadar bu savaş sürecek.
- Kendi kendini ne kadar da güzel gaza getiriyorsun Menahem.
Burada şu kaleyi savunan bin kadar kişiyiz birçoğumuz hastalandı veya
yaralandı. Düşman bizim en az on katımız ve bizden çok daha donanımlı ve çok
daha tecrübeliler. Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü ordusuna karşı savaşıyoruz
ve görünen o ki Haşem bizzat ete kemiğe bürünüp aramızda savaşsa bile bu savaşı
kazanamayacağız.
- O nasıl söz öyle seni deyyus! Rab hakkında ne cüretle
böyle konuşursun. Bugün başımıza gelen her şey o kafire özenen Saddukilerin, o
dar kafalı Ferisilerin, O Sanhedrin’in ve Herodesler’in kulu köpeği olmuş elit
sınıfının işlediği günahların bir cezalandırılması. Biz önce bu putperest
Romalıları ve onların Sezarlarını daha sonra ise içimizdeki şeytanları teker
teker temizleyeceğiz ve bu bölgede Rabbin egemenliğini tekrardan tesis
edeceğiz.
Bu canlı ve ateşli tartışmalar içinde zırhlara bürünmüş bir
asker açılan kapıdan içeri girdi ve selam durarak şöyle söyledi:
-Efendilerim, dış hisar kaybedildi. Komutan Saul orduyu iç
sura çekti fakat düşman çok kalabalık ve vahşice saldırıyor. Ellerine
geçirdikleri kardeşlerimizi gözlerimizin önünde çarmıha gerip, derilerini
yüzüp, kemiklerini kırıyorlar. Komutan Saul ne yapılacağına dair sizden emir
bekliyor. Teslim olmak ya da son bir saldırı yapıp düşmanı savurmak hususunda
siz yüce önderlerin fikirlerini ve emirlerini bekliyorlar.
Bu açlıktan eti kemiğine yapışmış, sağ kaş hizasının hemen
üzerinde bir yara izi olan, vücudunun çeşitli yerlerinde değişik ebatlarda
morluklar olan yüreğindeki korku artık sesine ve gözlerine yansımış bu asker
ortamın tüm ateşini almıştı. On Yahudi efendi ve ben istemsiz olarak önümüze
baktık ve birkaç dakika kimseden ses çıkmadı. Eber, Elijah, Yakov, Menahem ve
diğerlerinin adeta nutku tutulmuştu. Ben o dalgınlıktan kısa bir süre sonra
çıkmıştım ve etrafıma bakıp dünyanın yine belirsizleşmeye başladığını gördüm.
Gözlerim yine parlayan ışıktan ötürü kamaşıyordu. Gözlerimin önünde yine o
karanlık belirdi ve gözlerim diğer adamın, beni sonsuz boşlukta koklayan ve
arayan o canavarın gözleriyle karşı karşıya kaldı. Bu imajın hemen bitmesine
hiç niyetim yoktu. Tarihin hangi devrinde, nerede olduğunu bilmediğim bu olayın
nasıl nihayete ereceğini görmem gerekiyordu. Bulurlanan gözlerimi ovaladım ve
gözlerimi diğer adamın, canavarın gözlerinden kaçırdım ve boşluğa sanki
yüreğini söküp çıkaracakmış gibi baktım ve kısa bir süre sonra görüntü
netleşmeye başladı. Yine aynı odaya dönmüştüm. On Yahudi lider, ben ve o
zavallı asker… Kınında duran bıçağımı elime aldım ve havaya kaldırıp şunları
söyledim:
-Dostlarım, ne olursa olsun Romalılara ya da gerçek ve
hakikatın efendisi olan Yüce Rab’den başka kimseye köle olmayacağımız mevzusunu
konuşmuş ve hemfikir olmuştuk. Şimdi artık bu sözümüzün gereğini yerine getirme
zamanı geldi. Rab, bize cesurca ve bir erkek gibi ölme seçeneğini sunuyor,
bizden önce ele geçirilen ve korkup da çil yavruları gibi dağılan Kudüs
halkının kaderiyle aynı kaderi paylaşamayız. Biz Sicarii’leriz. Tanrı’nın
yeryüzündeki egemenliğini ya tesis ederiz ya da bu uğurda canımızı Haşem için
seve seve veririz. Şimdi sizin umutsuzluğa düştüğünüz ve artık her şeyin
kaybedildiğiniz sandığınız bu anlar bizim asıl savaşı kazandığımız andır. Her
bir aile lideri hançerini eline alsın ve göz bebeği olan karısı ve çocuklarını,
düşmanın katletmek ve tecavüz etmekten başka bir şey bilmeyen ellerinden
kurtarsın sonra da siz dostlarım hepiniz sevdiklerinizin kanlarına karışmış,
gözyaşlarınızla yıkanmış ellerinizdeki hançerlerle burada toplanın ve teker
teker birbirimizi adil ve tek olan Rab’in huzuruna gönderelim.
Nereden geldiğini bilmediğim bu sözlerin etkisiyle coşan o
on adam bana parlayan gözlerle baktılar ve evet dediler hep bir ağızdan.
Haklısın Yeşu, her zaman için en delimiz olsan da en yiğit ve cesur olanımız da
sendin. Evet, bize de böyle bir ölüm yakışır. Kafir Roma’nın eline düşmektense
kendi kardeşlerimizin bıçakları altında can veririz daha iyi. Bu manzarayı
izlerken kendi benliğim bana fısıldamaya başladı ve etine kemiğine büründüğüm
Yeşu’nun kulağına eğilip sordum:
-Peki ya karılarınız ve çocuklarınız bunu istemiyorsa?
Yeşu’nun tüylerinin ürperdiğini hissettim. Aklına düşürdüğüm
bu fikir onu korkuya düşürmüştü. En cesur ve deli dolu olanlar dahi böyle
karanlık ve umut kırıcı anlarda şüpheye düşebiliyordu demek ki fakat Yeşu’ya o
konuşmayı yaptıran da bendim daha doğrusu Yeşu bendim. Ne oldu da benliğimden
kopan bir şüphe zerresi bu yiğit adamın yüreğinde korku ateşine dönüştü. Sonra
Aristotales’in dediği aşırı cesaretin aslında budalalıktan gelen bir hal olduğu
fikri aklıma geldi. Nitekim budala olmalıydı ki bu bin kadar Sicarii Yahudi
kendi dönemlerinin en güçlü ordusu olan Roma ordusuna baş kaldırmışlardı fakat
burada görünenden fazlası vardı. Bu insanlar kendi dönemlerinin tek tanrılı
inancı benimsemiş yegane dini ve kavmiydi. Bu sefil insanlar tarih sahnesine
çıktıkları ilk günden itibaren sömürülmüş, köleleştirilmiş, saçma sapan veya
mantıklı olsun sırf farklı inançtan oldukları için Mısır’da, Babil’de, Roma ve
Bizans yönetiminde daha sonra da Avrupa krallıklarında zulüm görmüşlerdi. Fakat
inatla Haşem dedikleri, Rab dedikleri, Elohim veya Yehova dedikleri tanrılarının
kendilerini bırakmadığına iman etmişlerdi ve buna da canı gönülden
inanmışlardı. İşte inancın sınandığı o nihai anda yani uzun süre baktığın
karanlığın sana geri baktığı ve sonsuz boşluğun senin farkına vardığı o umut
kırıcı ve insanın hayata dair tüm neşesini elinden alan o anlarda bu sefil
yaratıklar hançerlerine sarılmışlardı. Öyle de yaptılar. Ertesi gün Roma ordusu
iç hisarı da yıktı ve önüne hiç kimse çıkmadan, sessizliğin sesini dinleyerek
kalenin en içlerine kadar ilerledi fakat girdikleri her evde baktıkları her
köşede cansız insan yığınları gördüler. Hepsinin gırtlağında bir kızıl çizgi
gibi hançer yarası duruyordu. Kadınıyla çocuğuyla hepsi ölmüştü. Bazılarının
başında köpekler efendilerinin cesedini yalayıp yas tutuyormuşçasına ara ara
uluyordu. Gücü ile dünyaya boyun eğdirmiş, tapındıkları en yüce tanrıları
savaşın ve yıkımın efendileri olarak inanılan tanrılar olan haşmetli Roma
ordusunun cesur askerlerinin dahi yüreği titremişti. Gözleri dolan da vardı,
midesi bulanıp kusan da. Kayıtsız bir şekilde cesetlere et parçalarıymış gibi
bakanlar da. Her yeri kontrol ederek ilerleyen ordu, en sonunda kalenin en
güzel yeri olan, Kızıldeniz manzaralı, Yahudi milletini nice tehlikeden koruyan
o müthiş kalenin en korunaklı ve en içerideki bölümüne ulaştı. Orada elleri,
yüzü, üstündeki kıyafeti kana bulanmış bir adam gördüler. Yüzündeki kandan
suratı tanınmayacak haldeydi ve elinde bir hançer tutuyordu. Askerler hemen
mızraklarını doğrultup kalkanlarını kaldırdılar. Okçular ok atmaya hazır hale
getirdiler yaylarını. İçerideki birlik efendilerinin emrini bekliyordu fakat o
emir gelmedi ya da geldi mi emin değilim çünkü o elleri kanlı, geriye son kalan
adam bendim ve görüntünün bulanıklaşması sanırsam ki bu sefer içine daldığım bu
rüyada ölüyor olmamdandı. İsyankar Yeşu ölmüştü, kendi hançeriyle mi yoksa bir
Romalı askerin okuyla mı hiçbir fikrim yok.
İçine
daldığım bu derin hülyadan silkinerek uyandım. Etrafıma bakındığımda evimin
balkonundaydım. Sokaktan tek tük arabalar geçiyordu ve gecenin sessizliğini
bozuyordu ama bu sessizlik o korkunç hayaldeki sessizlikle uzaktan yakından
hiçbir ilgi alaka taşımıyordu. Gözlerimi tekrar o boşluğa daldırmaya, diğer
adamın gözlerine bakmaya çalıştım fakat içimde bir şeyler kopmuştu. Belki de
Yeşu kendini değil de içindeki beni, kendisine kısa süreliğine misafir olan bu
yabancı benliği, korkunun ve aklın sesini öldürmüştü. Belki de Yeşu’nun bugünkü
torunları aklın sesini öldürdükleri için bu kadar cani ve barbardılar. Eski
dünyanın mazlum Yahudileri yeni dünyanın Romalıları olmuşlardı. İyisiyle ve
kötüsüyle bu dünyaya çok acı getirmiş, tekrar tekrar kadınları ve çocukları
öldürmüşlerdi. Belki Yeşu’yu içine düştüğü derin buhranda yaptığı şeyden dolayı
kınayamayız zira hiçbir erkek karısının düşmanın elinde oyuncak olmasını
istemez ve hiçbir erkek evlatlarının köle olarak satılmasına dayanamaz. Peki
Yeşu’yu affetsek de torunlarını nasıl affedeceğiz?
İçimde,
derinlerde bir yerlerde, beni galaksinin öteki tarafından seyreden o adama
sormak isterdim. Sen mi daha kötüsün yoksa ben mi? Çünkü onun iyi görünmek gibi
bir derdi yok, fakat biz hepimiz maskeler üstüne maske, yalanlar üstüne yalan
ve sahteliklerle dolu hayatlarımızda azıcık iyilikler yaparak büyük iyiliklerin
temsilcisiymişiz gibi yapıyoruz. Hiçbirimiz Yeşu kadar cesur değil bunu da kötü
olmadığımıza, iyi insanlar olmamıza bağlıyoruz ama içimizdeki o uzaktan seyreden
canavar, emin olun ki, bize kıs kıs gülüyor.
Bu
hikayede konu edilen anlatı Yahudi tarihçi Flavius Josephus’un Yahudi Savaşları
isimli eserinde geçmekte olup Masada Kuşatması olarak geçmektedir. Hikayeye
konu olan olaylar silsilesi MS 66-73 yılları arasındaki 1.Yahudi-Roma savaşları
sırasında geçmekte olup Masada Kalesi isyan halinde olan Yahudilerden Roma
İmparatorluğunun geri aldığı son kale olarak nitelendirilebilir. Öncesinde
Herodes ailesine mensup Roma’ya bağlı Yahudi krallarca idare edilen Yahudiler,
Josephus’un 4.kol adını verdiği Sicarii olarak anılan eli silahlı, militer,
aşırı muhafazakar Yahudi grubu tarafından başlatılan isyan neticesinde
ayaklanmışlar ve Roma otoritesine kısa süreliğine de olsa karşı koyup Kudüs ve
etrafındaki Yahudiye bölgesinde uzun yılların ardından tekrar Yahudi
hükümranlığını getirmişlerdir. Bir de üstüne MS 68’de İmparator Nero’nun
intiharı ve Roma’da çıkan karışıklık üzerine Roma kolaylıkla üstesinden
gelebileceği Yahudi isyanını bastıramamıştır. 1 yıl içinde 3 imparatorun
değiştiği Roma için kaos ve kargaşa ile geçen bu yılın sonunda Yahudiye
bölgesindeki isyanı bastırmakla sorumlu olan Titus Flavius Vespasianus
ordusuyla Roma’ya gelir ve imparator olur. İmparatorluğun eski gücünü
kaybettiğini, artık yeterince ihtişamlı olmadığını belirten sesler
imparatorluğun dört bir köşesinde olduğu gibi Roma’da da yükselince bu sesleri
ezici bir üstünlük gösterisyle ve vahşete dönüşecek olan zaferlerle bastırma ihtiyacı
hasıl olur. İşte tam da bu durum içerisinde olan Vespasianus, bastırmakla
görevli olduğu isyan bölgesini bir fırsat olarak görür ve kendi görevini oğlu
Titus’a devreder. Ona Yahudi isyanını ibret-i alem olacak şekilde bastırmasını
ve Yahudilerin bir daha direniş gösteremeyecek şekilde dirençlerinin kırılmasını
emreder. Titus da nitekim babasının ve imparatorunun emrine uyar ve 66-73
yılları arasındaki ilk birkaç yılı Yahudi zaferiymiş gibi görünen dönemin seyri
değişir. Teker teker isyan halindeki bölgeleri alan ve oradaki halkı kırıp
geçiren Titus en sonunda Kudüs surlarına da dayanır. Burada halkın açlıktan
kırılmasını, olur da kaçmaya çalışan olursa yakalanıp sur içerisindeki halkın
görebileceği şekilde çarmıha gerilmesini sağlayarak halkın direnişini iyice
kırar. Sonunda Roma ordusu şehir surlarından içeri girdiğinde son savunma
noktası olan Süleyman Tapınağı’nı yerle bir eder, Yahudilerin kutsal
emanetlerini bir zafer nişanesi olarak Roma’ya götürtür ve Yahudi halkını Kudüs
ve çevresinden sürerek onların bir daha bu coğrafyaya dönmelerini yasaklar.
Ayrıca Yahudilerin sırtına ekstra vergiler de yükleyerek onlara bu isyanlarının
bedelini çok acı bir şekilde ödetir. Böylece Yahudi tarihinde 2.tapınak dönemi
denen dönem son bulur. Gelelim Roma’ya karşı direnen son kale olan Masada’ya.
İsyanın ilk dönemlerinde burayı alan ve daha sonrasında takviyelerle sayıları
1000 kadar olan Yahudi isyancı bu kaleyi MS 73’e kadar ellerinde tutmayı
başarmıştır fakat artık çevrelerindeki kaleler teker teker zapt edilip Kudüs de
düşünce Roma ordusu gözünü Masada’ya dikmiştir. Tarihçi Josephus’un anlatısı
her ne kadar mitik ve epik bir öykü olsa da modern tarihçiler ve arkeologlar
olayın bu şekilde gerçekleşmediğini ve muhtemelen bir takım Yahudi intihar etse
de bir kısım kişinin son ana kadar savaşıp esir almaya pek yanaşmayan Roma
ordusu tarafından öldürüldüğünü düşünmektedir. Her güzel efsane gibi gerçek
biraz da yalanla tatlandırılarak oldukça epik bir hikaye okura sunulmuştur.
Üzücü olan ve tarihten ders çıkarılması gereken husus ise bir zamanın
mazlumlarının nasıl olup da zalimlere dönüşebilmeleridir. Demektir ki eline güç
geçiren kişi kim olursa olsun eğer o güç kontrolsüz ve rakibinin çok ötesinde
ise her zaman için yozlaşmaya ve bozulmaya mahkumdur. Bu vesileyle 29 Ekim
Cumhuriyet Bayramını daha bir gururla kutlamamız gerektiğini zira halkını
kulları olarak gören Pers-Sasani yönetim sistemini benimsemiş Osmanlı Saltanatı
ya da Meşrutiyeti’nden bizleri vatandaş statüsüne yükselten, hakları ve hukuk
karşısında değeri olan bir bireye çeviren Cumhuriyet olmasaydı bugün biz de
Yeşu’nun hikayesindeki mazlum Yahudiler gibi olurduk.
![]() |
| Kudüs'ün Roma ordusu tarafından kuşatılması, MS 70 |
Bu konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere Reza Aslan’ın Zealot kitabını ve ülkemizde erken dönem Hristiyanlık tarihi konusunda önde gelen bir isim olan Prof. Dr. Zafer Duygu’nun kitaplarını okumalarını öneririm. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere sağlıcakla ve bilimle kalın.

_La_distruzione_del_tempio_di_Gerusalemme_-Francesco_Hayez_-_gallerie_Accademia_Venice.jpg)
Yorumlar
Yorum Gönder